1984 ve Black Mirror Işığında Dijital Mahremiyet

Hayatlarımızın kalıcı sicilini tutan yeni gözetimi 1948 yılında öngörmüş olan bir yazar: George Orwell.

Distopya türü romanlar çoğunlukla geleceği konu edinmekle beraber aslında bugüne dairdirler. “Şu an içinde bulunduğunuz koşullar devam ederse buna dönüşeceklerdir.’’ şeklinde okuyucusuna uyarı ışığı yakarlar. Bir yandan metnin içeriğindeki her şey çok tanıdıktır diğer yandan içinde bulunduğumuz şartlara olan farkındalığımız oranında hiç tanıdık değillerdir, bu yüzden bize bazı noktalarda abartılmış bir kurgu olarak gelebilirler. Teknolojiyle gelen gözetimin getirecekleri ve modern toplum ile ilgili endişeleri tartışmaya açan yalnızca 1984 eseri değildir. Bu konuyu bölümler hâlinde ele alan internet dizisi Black Mirror da bahsedilmeye değerdir.

Gerçeklik nedir? Gerçek olan sadece gördüklerimiz ya da duyduklarımız mıdır yoksa bize dayatılan algılar ve bu algıların düşünce dünyamızda şekillendirdiği inanışlarımız mıdır? Tam da bu noktada Sapir-Whord Hipotezinden bahsetmek gerekir. 1956 yılına ait “İnsanlar dünyayı olduğu gibi değil ana dillerinin sunduğu biçimde görür.’’ savından ortaya çıkan bu hipoteze göre, sözcükler dünyayı nasıl algıladığımızı belirler ve her dilin kendi içinde bir mantığı, algılama biçimi vardır. Yani aslında geçmişe, yaşadığımız ana veyahut geleceğe sahip olduğumuz kelimelerle bakıyoruz. Bu yüzdendir ki gerçekleri dile getirirken bir hayli öznel davranıyoruz çünkü diller; herkesçe kabullenilmiş bir gerçeği değil bunların zihin süzgecimizden geçmiş hâlini yansıtır. Buna örnek olarak 1984 romanındaki İngSos’un (İngiliz Sosyalizminin) dili değiştirerek düşünceyi değiştirme yöntemini -yeni söylem sloganını- verebiliriz. Gerçek Bakanlığı adı verilen bir bakanlıkta görevlendirilen memurlar tarafından dilden bazı kelimeler çıkartılarak -özgürlük vb.- insanların düşüncelerinin daraltılmasına, başkaldırmalarının engellenmesine neden olunmaktadır. Dilin etkilerini, Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler adlı romanında mülkiyetsiz toplumdaki Odocuların hayatı algılayışlarındaki farklılıkları nedeniyle yapma dillerindeki (Pravca) mülkiyeti temsil eden iyelik eklerinin olmayışında da görürüz. Keza 1984’te de ‘‘Çift düşün’’ yöntemiyle geçmişte söylenen bir söz, yazılan bir haber eğer ki şu anki ile çelişiyorsa ve günün çıkarlarına uymayıp Büyük Birader’i yalancı konumuna düşürüyorsa bu yazılar değiştirilerek tarih yeniden yazılmaktadır. Bunun çarpıcı bir yanı ise orada çalışanlarca yanlışın bilerek benimsenmesi yani bu görevin hem bilinç hem de bilinçsizliğin bir arada olduğu anda gerçekleştirilmesidir. Bu noktada çevrim içi dünya ile dördüncü kuşak hak olarak başta Yargıtay’ın sonrasındaysa Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlarla Türk Hukukuna giren Unutulma Hakkının (The Right To Be Forgotten) kapsamındaki içerik çıkarılması tedbirinin sakıncaları da düşünce ve ifade özgürlüğünün ve kişisel verilerin önemine dayanarak temas edebileceğimiz diğer noktadır.

Partinin simgeleşmiş hâli olan Büyük Birader, panoptikon benzeri bir yapısı olan tele-ekranlardan izlenmesi kayda değer olanları (?) izleyerek (Romanda 3 farklı sınıftan biri olan ve nüfusun %85’ini oluşturan proleterlerin (işçi sınıfının) ciddiye alınmaması gerektiği ve hayvanlar gibi özgür oldukları dile getirilir, gözetimin büyük çoğunluğu ise düşünmeye en yatkın olan dış parti üyeleri (memurlar) üzerinde yapılır.) ve onları da kendilerini izlemek zorunda bıraktırarak varlığını her an hissettirir. Black Mirror da 1.sezon 2.bölümünde teknoloji-gözetim temasını, güne dört duvar arasındaki tele-ekranlar ile uyanıp bunlara yansıtılan görüntüleri izlemek zorunda bırakılan bir grup insan üzerinden işlemiştir. Sistemi asla sorgulamayan bu insanlar (belki de sorgulayan ancak daha sonra ortadan kaybolan: tıpkı 1984’teki düşünce polislerinin gözaltına aldıkları kişileri Sevgi Bakanlığına götürüp “buharlaştırması’’ gibi.), bir ekran karşısında sürekli bisiklet sürerek karşılığında aldıkları puanlar ile ihtiyaçlarını gidermektedir. Peki, tüm bunlara karşı biz panoptikonun neresindeyiz? Bizim tarafımızda tele ekranlar olmasa da akıllı mobil cihazlar var. Telefonlarımıza gelen bildirimler temel ihtiyaçlarımız arasına girmiş ve bizi kıskacına kendi tercihimizle almış durumdalar. Eskiden insan için ve insan odaklı üretilen internetin aydınlatma amacının yerini bizlerin mahrem alanına dâhil davranış istatistikleri almıştır. Çevrim içi dünyada bıraktığımız dijital ayak izlerimiz ise yeni nesil bir petrol, ticaretin gelişmesi için küçük biraderler tarafından da bir tohum olarak görülmektedir.

Yine söz konusu diziden örnek verecek olursak kişisel verileri bilgisayar korsanları tarafından ele geçirilen kişilerin yaşadıkları büyük mağduriyet sonucu kuklaya dönmeleri ve özgür iradelerinin sekteye uğraması bize çok da uzak bir senaryo değildir. Kişisel Verileri Koruma Kurulunun yayımladığı kararlara, ihlal bildirimi ilanlarına ufak bir göz gezdirdiğimizde dahi bu tür korsanların zararlı yazılımlarla (Truva atı yöntemi, fidye saldırıları) oldukça bilinir şirketlerin açıklarını bulup kişisel verileri ele geçirdikleri fark edilecektir. Şirket bazından bireye inildiğinde de eğer teknolojik aletlerimizin bilgi güvenliğini sağlamadıysak kötü niyetli kişilerin ağına düşmemiz ve çoğu zaman dijital mahremiyetimizin fiziksel mahremiyetimizin ihlalinden daha fazla etkilenmesi olasılık dâhilindedir. 1984’te de bireyler artık totaliter rejim tarafından izlenen bir norma dönüştüklerinden gözetimleriyle ters orantılı bir şekilde özel hayatlarının gizliliği, düşünce ve hatta ifade özgürlükleri, mahremiyetleri ve kişisel verilerinin korunması haklarının ihlali artmaktadır. Bireylerin hayatlarının kalıcı sicilini tutan ve ayrıca görünürlüğü az olan yeni gözetim araçlarıyla da ayrımcılığa uğramaları, toplumdan dışarı itilmeleri, kategorileştirilmeleri yadsınamaz tehlikelerden birkaçıdır. Nitekim romandaki karakterler bu yaygın gözetimin mağduru olarak kimi zaman gördükleri rüya kimi zamansa düşündükleri sistemce aykırı görülen görüşleri sebebiyle asla hoş görülmeyen bir düşünce suçlusu faili olarak hedef gösterilip çemberin dışına itilmişlerdir. 1930’lu yıllarda da daha iyi toplumsal yönetim amacıyla toplanan vatandaşlara ait kişisel veriler, savaş sonrası işgalci güçlerin eline geçtiklerinde manipüle edilerek söz konusu bu çemberin dışına itilmeler insan hakları ihlallerini beraberinde getirmiştir. Bu çerçevede mahremiyetimizin sınırları fiziksel alandan dijitale taşındığından kişisel verilerimizin üzerinde takdir hakkının bireyleri yalnızca izlemek değil otomatikleştirmek amacında olan büyük biraderlere, ticaret şirketlerine değil bize ait olduğu, tasarımdan itibaren gizliliğin (Privacy by Design) esas alındığı kapsamlı düzenlemelerin yapılmasının önemi ve gerekliliği ortadadır.

Michel Foucault’un da dediği gibi: ‘’….Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır….Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır.’’

⚖️

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store